İstanbul’un Cağaloğlu yokuşunu tırmanıp Düyun-u Umumiye’nin heybetli neoklasik kemerlerinden içeri adım attığınızda, taş duvarların serinliğiyle birlikte asırlık bir kurumsal ağırlık karşılar sizi. İstanbul Erkek Lisesi’nin (İEL) sarı-siyah bayrağı sadece bir okul flamasını ya da asırlık bir spor kulübünün renklerini temsil etmez. O sarı, imparatorluğun can çekiştiği günlerde yaralı askerlerin sığındığı bir sahra hastanesinin umut ve şifa rengidir; o siyah ise Türk maarif tarihinin en parlak, en donanımlı zihinlerinin bir gecede Gelibolu toprağına karışmasının silinmez ulusal yasıdır.
Türkiye’de pek çok köklü mektebin şanlı tarihi vardır; fakat hiçbirinin kurumsal kimliği, 1915 yılının 18 Mayıs’ını 19 Mayıs’a bağlayan o meşum gecede Kabatepe ve Kanlısırt siperlerinde yaşanan trajedi kadar derin bir vefa, fedakarlık ve mektep mitolojisiyle mühürlenmemiştir.
Düyun-u Umumiye’den Önceki Durak: Saint Benoit Binasındaki Maarif Kalesi
İstanbul Sultanisi, Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde henüz Cağaloğlu’ndaki bugünkü neoklasik sarayına taşınmamıştı. 1884 yılında Maarif Nazırı Münif Paşa ve devrin büyük riyaziyecisi Mehmet Nadir Bey’in öncülüğünde kurulan “Numune-i Terakki Mektebi”, 1910 yılında “İstanbul Leyli İdadisi”, 1913 yılında ise ecnebi mektepler müfettişi Süreyya Bey’in müdürlüğü döneminde “İstanbul Sultanisi” adını almıştı. Savaşın ilk aylarında Osmanlı Devleti Fransa ile savaşa girince, Karaköy Kemeraltı Caddesi’ndeki tarihi Saint Benoit Fransız Lisesi binasına el konularak İstanbul Sultanisi geçici olarak bu binaya nakledildi.
Bu bina sıradan bir tedrisat alanı değildi. Dönemin Maarif Nazırı Şükrü Bey ve okul müdürü Hüseyin Nazım Bey idaresinde, imparatorluğun dört bir yanından imtihanla seçilerek gelen en zeki çocukların Fransızca ve Almanca öğrendiği, riyaziye (matematik), hendese ve tabiat derslerinde Avrupa’daki akranlarıyla yarıştığı bir maarif kalesiydi. 17-18 yaşındaki bu gençler; analitik geometri çözüyor, Goethe ve Schiller’in metinlerini asıllarından tahlil ediyor, Osmanlı’nın modernleşme rüyasını ve bilimsel istikbalini omuzlarında taşıyorlardı.
Okulun muallim kadrosu da imparatorluğun en seçkin aydınlarından oluşuyordu. Salih Zeki Bey’in riyaziye felsefesi, fizik ve kimyada dönemin en ileri deney setleri bu dersliklerde hayat buluyordu. Ancak 1915 ilkbaharında Çanakkale Boğazı’nda patlayan İngiliz ve Fransız dreadnought zırhlılarının gülleleri, bu sınıfların sükunetini sonsuza dek dağıttı.
1915 Baharı: Sıralardan Gönüllü Alayına
18 Mart 1915 deniz zaferinin ardından İtilaf Devletleri, Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yaparak kara harekatını başlattı. Seddülbahir, Arıburnu ve Anafartalar hattında göğüs göğüse süren çarpışmalar, Osmanlı 5. Ordusu’nun yetişmiş zabit ve asker kadrosunu hızla eritiyordu. Harbiye Nezareti, memleketin son ihtiyat gücünü, yani medrese talebelerini, Darülfünun gençlerini, tıbbiyelileri ve sultanilerin son sınıf öğrencilerini askere çağırmak zorunda kaldı.
Haber Karaköy Kemeraltı’ndaki binaya ulaştığında, 11. ve 12. sınıf öğrencileri arasında adeta bir gönüllülük seferberliği başladı. Yaşları 16 ile 19 arasında değişen 50’yi aşkın talebe, okul idaresine başvurarak derhal cepheye sevk edilmek istediklerini bildirdiler. Aralarında okul futbol takımının kaptanları, münazara meclislerinin usta hatipleri, fizik ve kimya laboratuvarının parmakla gösterilen genç dâhileri vardı.
İstanbul Sultanisi Müdürü Hüseyin Nazım Bey ve muallimler heyeti, gözyaşları içinde bu çocukların ellerini sıktı. Beyazıt Meydanı’ndaki Harbiye Nezareti avlusunda toplanan gençler, kısa ve hızlandırılmış bir askeri talimden geçirildikten sonra 2. Tümen bünyesinde Gelibolu Cephesi’ne sevk edilmek üzere Sirkeci Garı’ndan trenlere, oradan da Şirket-i Hayriye vapurlarıyla cephe gerisine uğurlandılar. Yanlarında ders notları, ceplerinde ailelerinin solgun fotoğrafları ve küçük Fransızca-Türkçe cep lügatleri vardı.
18 Mayıs’ı 19 Mayıs’a Bağlayan Gece: Kabatepe ve Kanlısırt Cehennemi
Tarih: 18 Mayıs 1915. Yer: Gelibolu Yarımadası, Kabatepe-Kanlısırt hattı.
Kuzey Grubu Komutanlığı, Anzak birliklerini şafak sökmeden denize dökmek amacıyla 19 Mayıs sabaha karşı saat 03.30’da genel bir taarruz planlamıştı. Dört tümenin katılacağı bu taarruzda, İstanbul Sultanisi talebelerinin yer aldığı birlikler en ön saftaydı. Ancak harekat planı bir gece baskını olarak kurgulanmasına rağmen, karşı taraftaki müttefik siperleri taarruz hazırlığını önceden fark etmiş ve makineli tüfek yuvalarını sırtlara hakim en stratejik noktalara yerleştirmişti.
Gecenin zifiri karanlığında, saat tam 03.30 sularında hücum borusu çaldı. İstanbul Sultanisi’nin vatansever gençleri, süngülerini takarak siperlerden fırladılar. Tel örgüleri aşmaya çalışan bu taze bedenler, Anzak makineli tüfeklerinin ölümcül çapraz ateşine tutuldu. Kanlısırt mevkii, dakikalar içinde bir mahşer yerine dönüştü.
Ne bir adım geri çekildiler ne de siperlerine dönebildiler. Birkaç saat içinde, aralarında İstanbul Sultanisi’nin son sınıfının neredeyse tamamının bulunduğu yüzlerce genç vatan evladı siperlerin önündeki açık arazide şehit düştü. O gece Kabatepe sırtlarında toprağa düşenler, yalnızca birer nefer değil; yeni kurulacak modern bir cumhuriyetin mühendisleri, başhekimleri, hukukçuları, büyükelçileri, mimarları ve edebiyatçılarıydı. Bir milletin en parlak aydın kuşağı, 19 Mayıs sabahının alacakaranlığında ebediyete intikal etti.
Sarı Duvarlara Çekilen Matem Kömürü: Siyah Boyanın Doğuşu
Çanakkale’deki ağır kayıpların ardından, İstanbul Sultanisi’nin Karaköy’deki binası Hilal-i Ahmer Cemiyeti (Kızılay) tarafından cepheden getirilen yaralı gaziler için sahra hastanesine dönüştürüldü. Hastane olarak tahsis edilen binaların dış cephe ve koridor duvarları, dönemin hijyen kuralları ve sahra hastanesi geleneği uyarınca açık sarı renge boyanırdı. Okul, sarı duvarlarıyla inleyen Mehmetçiklere şifa dağıtan bir şefkat yuvası haline gelmişti.
Haziran ayının ilk haftasında, Kabatepe’den beklenen mektuplar gelmedi; yerine o kahredici resmi telgraf ulaştı: Cepheye giden 50 son sınıf talebesinin tamamına yakını şehit düşmüştü; geride tek bir mezun bile kalmamıştı.
Haber okulda duyulduğunda sınıflar, revirler ve koridorlar tarifsiz bir feryatla sarsıldı. Geride kalan ortaokul ve lise birinci sınıf öğrencileri, okul hademelerinden temin ettikleri kara boyalar ve kömür karası harçlarla, okulun sarı boyalı kapılarını, pencere pervazlarını ve ana giriş kemerini siyaha boyadılar.
O gün çekilen o siyah boya, Türk maarifinin giydiği en ağır matem elbisesiydi. O sarı, yaralı Mehmetçiğin sarıldığı hastane duvarıydı; o siyah ise mezuniyet cübbesi yerine kefen giyen o 50 çocuğun ebedi matemiydi. Böylece “Sarı-Siyah”, bir okulun renk kartelası olmaktan çıkıp, ebedi bir milli vicdan ahdine dönüştü.
1915 Diplomasız Yılı ve Mezuniyet Kütüğündeki Boşluk
1915 ders yılı sonunda İstanbul Sultanisi idaresi mezuniyet merasimi düzenleyemedi. Okulun asırlık kütük defteri açıldığında, 1915 yılı mezunları hanesine tek bir isim dahi yazılamadı. Defterin o yaprağına okul idaresi tarafından düşülen resmi şerh, Türk maarif tarihinin en dokunaklı belgesidir:
“Mektebimizin son sınıf talebeleri, 1915 senesinde vatan müdafaası zımnında bi’l-ittifak Çanakkale Cephe-i Harbi’ne iştirak etmiş ve kâffesi (tamamı) rütbe-i şehadete nâil olmuştur. Bu sebeple işbu sene mezun verilememiştir.”
Bu kütük sayfası, 1933 yılında okulun taşındığı Cağaloğlu’ndaki tarihi Düyun-u Umumiye binasının müzesinde, altın yaldızlı bir cam fanusun içinde muhafaza altına alındı. İstanbul Erkek Lisesi mezunlar camiasında nesilden nesile aktarılan yazısız kanuna göre, 1915 devresi “ebedi son sınıf”tır ve okulun hiçbir mezuniyet yıllığı o çocukların aziz hatırasını anmadan basılamaz.
Sakarya Meydan Muharebesi ve İkinci Dalga Gönüllüler (1921)
İstanbul Sultanisi talebelerinin vatan müdafaasındaki fedakarlığı yalnızca Çanakkale ile sınırlı kalmadı. 1921 yazında, Kurtuluş Savaşı’nın en kritik dönüm noktası olan Sakarya Meydan Muharebesi başladığında, mektebin sıraları bir kez daha boşaldı.
Anadolu’ya gizlice geçen Sultanili gençler, Polatlı ve Haymana sırtlarında Mustafa Kemal Paşa’nın ordusuna katıldılar. Bu fedakarlık nedeniyle okul, 1921 yılında da çok kısıtlı sayıda mezun verebildi. Bu ikinci dalga kahramanlık, sarı-siyah renklere yalnızca bir matem değil, aynı zamanda bağımsız bir cumhuriyet kurma iradesinin onurunu da ekledi.
Düyun-u Umumiye Binasına Taşınış ve Atatürk’ün Emri (1933)
Cumhuriyet ilan edildikten sonra mektep, bir süre Beyoğlu ve Çınarlı Bahçe binalarında eğitim verdi. Ancak okulun artan öğrenci sayısı ve köklü yapısı daha görkemli bir mekanı zorunlu kılıyordu. 1933 yılında, dönemin Başbakanı İsmet İnönü ve Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün doğrudan talimatıyla, Osmanlı borçlarının idare edildiği Cağaloğlu’ndaki heybetli Düyun-u Umumiye binası İstanbul Erkek Lisesi’ne tahsis edildi.
Mimar Alexandre Vallaury tarafından 1897 yılında inşa edilen bu neoklasik saray; devasa kulesi, mermer merdivenleri ve Haliç’e bakan geniş pencereleriyle artık bir finans sömürüsünün değil, cumhuriyet maarifinin kalesi olacaktı. Binanın sarı taş cephesi ve siyah ferforje korkulukları, adeta okulun sarı-siyah renginin mimariye dökülmüş bir tecellisi gibiydi.
Gece Yarısı Nöbeti: 19 Mayıs Saat 03.30 Gelibolu Töreni
İstanbul Erkek Lisesi’nde bu matem, kitap sayfalarında unutulmuş bir nostalji değildir. Yüz yılı aşkın süredir her yıl aksatılmadan sürdürülen, dünyada benzeri bulunmayan bir öğrenci ritüeliyle yaşatılır.
Her yıl 18 Mayıs’ı 19 Mayıs’a bağlayan gece, İstanbul Erkek Lisesi’nin yeni kazanan hazırlık sınıfı öğrencileri, mezunları ve öğretmenlerinden oluşan kafile, Cağaloğlu’ndan otobüslerle Gelibolu Yarımadası’na hareket eder. Gece yarısı zifiri karanlıkta Kanlısırt ve Kabatepe sırtlarına varılır.
Saatler tam 03.30’u gösterdiğinde—yani 1915 sabahı hücum borusunun çaldığı ve ağabeylerinin makineli tüfek ateşine karşı siperden fırladığı dakikada—Çanakkale Boğazı’nın dondurucu rüzgarı altında çıt çıkmaz bir sessizlik başlar. Ne bir hoparlör anonsu yapılır ne resmi bir nutuk atılır. Yalnızca meşalelerin titrek alevi ve rüzgarın uğultusu eşliğinde saygı duruşuna durulur.
İşte tam o dakikada, hazırlık sınıfı öğrencilerine göğüslerine takacakları sarı-siyah rozetleri verilir. Bu tören, bir gencin “Sarı-Siyahlı” oluşunun resmi tescilidir. O rozeti göğsüne takan her öğrenci bilir ki; taşıdığı arma bir ayrıcalık kartı değil, Kabatepe’de diferansiyel denklem çözerken toprağa düşen o çocukların yarım kalmış defterlerini tamamlama sorumluluğudur.
İstanbulspor ve Sarı Boğa Efsanesi
1926 yılında okul bünyesinde Kemal Halim Gürgen ve arkadaşları tarafından kurulan İstanbulspor, sarı-siyah renkleri doğrudan lisenin bu mukaddes mirasından almıştır. Türk sporunun ilk lise kökenli kulüplerinden biri olan İstanbulspor’un armasındaki sarı-siyah, Çanakkale şehitlerine duyulan vefanın yeşil sahalardaki ifadesidir.
Okulun ve kulübün simgesi haline gelen “Sarı Boğa” figürü ise, Türk gençliğinin teslim olmayan azmini, eğilmeyen başını ve boyun eğmez karakterini sembolize eder. Okul marşında geçen şu mısralar, her mezuniyet gününde Cağaloğlu bahçesinde binlerce öğrenci tarafından tek bir ağızdan haykırılır:
“Sarı-siyah rengimiz, zaferlere eşimiz / Çanakkale şehidi, mektebimiz, ceddimiz / İlim için yarışır, vatan için ölürüz!”
Cağaloğlu’nun Yazısız Kanunları
Bugün Düyun-u Umumiye binasının devasa ahşap kapılarından içeri giren her genç, ilk hafta bu köklü gelenekle yoğrulur. İstanbul Erkek Lisesi’nin yazısız kanunları şunları vazeder:
- Renklerin Asaleti: Sarı-siyah hiçbir zaman alelade bir forma kombini olarak görülemez; okula sarı-siyah dışındaki renklerde kurumsal eşya sokulamaz, okul flamasına ve armasına hürmetsizlik kabul edilemez.
- Kütük Hürmeti: 1915 kütüğü okul müzesinin en kıymetli emanetidir; okula gelen her yabancı konuk, Alman kültür ataşeleri ve mezunlar ilk olarak bu kütüğün önüne götürülür.
- 03.30 Ahdi: Gelibolu törenine katılmak, her İEL’linin mektep hayatındaki en mühim manevi eşiktir. O gece rüzgarda üşümeyen bir talebe, mektebin ruhunu kavramış sayılmaz.
- Devre Kardeşliği: Sarı-siyahlılar hangi ülkede, hangi üniversitede karşılaşırlarsa karşılaşsınlar, aralarındaki yaş farkı ne olursa olsun “abi-kardeş” hukukuyla birbirlerine sahip çıkarlar.
- Abitur ve İlim Yemini: Okulun Alman bölümüyle birlikte verilen Abitur diploması, yurt dışına kaçışın değil; Batı ilmini en üst düzeyde alıp memlekete hizmet etmenin bir aracı olarak görülür.
Çanakkale sırtlarında bir sınıf dolusu dahi çocuğun hayatı sönmüştür; ancak onların fedakarlığı, geride yüzyıldır sönmeyen ve her nesilde yeniden alevlenen asil bir mektep efsanesi bırakmıştır. O sarı duvarlardaki siyah boya, Türk milletinin hürriyet fermanının maarifçe yazılmış en asil mührüdür.


