Her yıl temmuz ayının ilk haftasında Türkiye’de görünmez bir alarm çalar: Milli Eğitim Bakanlığı LGS sonuçlarını açıklar. O andan itibaren yaklaşık üç hafta boyunca, ülkenin metropollerinde yüz binlerce evde kolektif bir histeri dalgası yaşanır.

Annelerin sakinleştirici haplarla ayakta durduğu, babaların Excel tablolarında yüzdelik dilim simülasyonları yaptığı ve 14 yaşındaki çocukların birer günah keçisi gibi köşeye çekildiği bu dönem; Türk toplumunun statü açlığının ve gelecek kaygısının en çıplak röntgenidir.

0.05 Dilim Faciası ve Aile Dramı

En büyük dramlar, sınavda yüzde 0.05 ile 0.3 arasına giren “şampiyonlar ligi” evlerinde yaşanır. Çocuk 500 tam puan üzerinden 494 almıştır; Türkiye’deki 1 milyon öğrenci arasında ilk birkaç yüzün içindedir. Ancak evde bir cenaze havası hakimdir.

Çünkü Galatasaray Lisesi 498 ile kapatmaktadır, Robert College’ın ilk kayıt taban puanına 1 soru eksik kalmıştır. Anne telefonda akrabalarına ağlayarak dert yanar: “Ahmet son soruda dikkatsizlik yapmasaydı şimdi Beyoğlu’ndaydı…” Çocuğun elde ettiği olağanüstü başarı, bir ailenin gerçekleşmemiş megalomanisi uğruna bir gecede bir ‘başarısızlık hikayesi’ne dönüştürülür.

Rehberlik Odalarında Sinir Krizleri

Kolejlerin ve dershanelerin tercih danışmanlığı odaları bu haftalarda birer psikiyatri kliniğine döner. Birbirini tanımayan veliler bekleme salonlarında birbirlerinin çocuklarının yüzdelik dilimlerini sorgular: “Sizin kız kaç yaptı? Kabataş gelir mi acaba?”

Eğitim danışmanları, hırslı velileri sakinleştirmek için diplomatik dilin zirvesine çıkmak zorundadır: “Beyefendi, çocuğunuz Cağaloğlu’na girerse hayatı kararmış olmaz, lütfen sakin olun.” Ancak veli için Cağaloğlu ile İstanbul Erkek arasındaki o 0.2’lik puan farkı, cemiyet içinde başının dik mi yoksa öne eğik mi gezeceğinin tapusudur.

Nakil Kumarı ve Boş Kontenjan Nöbeti

Birinci yerleştirme sonuçları açıklandıktan sonra başlayan nakil dönemleri ise tam bir borsa spekülasyonuna dönüşür. Robert’e kesin kayıt yaptıran 10 öğrencinin devlet liselerinden kaydını çekmesiyle açılacak o 1-2 kişilik kontenjan için geceler boyu MEB ekranı yenilenir.

Veliler WhatsApp gruplarında dedektif gibi iz sürer: “Kadıköy’den kaydını çeken varmış, duydunuz mu?”, “Ankara Fen’e kaç kişi başvurdu?” Bu çılgın takip süreci, ailenin bütün yaz tatilini zehir eder. Çocuklar deniz kenarında yüzmek yerine, ebeveynlerinin gergin telefon görüşmelerini dinleyerek yazı tüketirler.

Sonuç: Çocukların Çalınan Yazı

Bu çılgın maraton ağustos sonunda nihayet bittiğinde ve kayıtlar tamamlandığında geriye ne kalır? Omuzları çökmüş, gözlerindeki o merak ve neşe pırıltısı sönmüş, erkenden yaşlandırılmış 14 yaşında binlerce yorgun çocuk…

Türkiye’de okul tercihi ne yazık ki bir çocuğun yeteneklerini ve mutluluğunu keşfetme yolculuğu değildir. O, orta ve üst-orta sınıfın ekonomik belirsizliklere karşı çocuğunu bir “kalkan” gibi ileri sürdüğü acımasız bir gladyatör dövüşüdür. Ve o dövüşün sonunda kazanılan lisenin arması ne kadar parlak olursa olsun, çocukluktan çalınan o masum yaz mevsimi bir daha asla geri gelmez.

Özel Okul Burs Pazarlıkları ve Kapalı Kapılar

Tercih döneminin en gizemli trafiği ise özel okul burs masalarında yaşanır. LGS’de yüzde 0.5 ile 1 arasına giren bir öğrencinin ailesi, kolejler arasında açık artırma başlatır: “X koleji yüzde 100 burs artı eğitim materyali veriyor, siz servis ve yemek de karşılar mısınız?”

Okul kurucuları, vitrinlerini süsleyecek bu parlak çocukları kaptırmamak için gecenin geç saatlerine kadar süren gizli protokoller imzalar. Eğitim, tam anlamıyla bir futbolcu transfer borsasına dönüşür. Çocuğun başarısı, ailenin sonraki dört yılda yapacağı milyonlarca liralık tasarrufun finansal aracına indirgenir.

Çocuğun Sesini Duyan Var mı?

Bütün bu hesapların, kavgaların ve hırsların ortasında kimse 14 yaşındaki o çocuğa sormaz: “Sen hangi okulda mutlu olursun? Hangi bahçede koşmak, hangi koridorda nefes almak istersin?”

Çocuk, ebeveynlerinin ve toplumun sırtına yüklediği o devasa beklentinin altında ezilerek tercih listesine imza atar. Ve o gün, bir Türk çocuğunun masumiyeti resmi bir mühürle sona erer; o artık bir çocuk değil, Türkiye’nin acımasız statü yarışında koşturulan bir yarış atıdır.

Bir Sınavdan Hayat Dersi Çıkarmak

Tercih maratonunun yarattığı bu kolektif travma, aslında Türkiye’de aile olmanın ne kadar büyük bir fedakarlık ve aynı zamanda ne kadar büyük bir kaygı barındırdığını gösterir. Anne ve babalar çocuklarının kötülüğünü istemez; tam tersine, belirsiz bir gelecekte onların ayakları üzerinde durabilmesi için çırpınırlar.

Ancak unutulmamalıdır ki; hiçbir okul arması bir gencin ruh sağlığından, yaşama sevincinden ve özgüveninden daha kıymetli değildir. Tarih, sınavda istediği okula giremeyip hayatın içinde kendi mucizesini yaratan sayısız dehayla doludur. LGS gelir ve geçer; aslolan çocuğun o arka sıralarda hayatı neşeyle ve onurla öğrenmesidir.